Gitarlarım

 

Tarihin farklı evrelerinde kendi ülkelerini, uygarlıklarını, kutsal saydıkları değerleri koruyan savaşçılar ve şövalyeler olmuştur. Bu kişiler için savaş aletleri, kılıçları kutsaldır ve bu araçların bir ruhu olduğuna inanırlar. Savaşçı kılıcıyla ne kadar çok vakit geçirirse, onun ruhuyla o kadar derin bir bağ kurar. Bunu neden anlattım diye düşüneceksiniz. Müzisyenler için de enstrümanları öyledir ve enstrümanları çok değerlidir. Bu değer herhangi bir maddiyatla ilgili değildir. Gerçek bir müzisyen bunu bilir. Enstrümanı bir süre sonra vücudunun herhangi bir uzvu gibi olur, onunla nefes alır, onunla nefes verir. Çünkü bir enstrüman, müzisyenine herhangi bir şeyden edinebileceği değerden çok fazlasını sunar.

Uzun yıllardır müzikle iç içe olduğumdan birçok örnek görme şansım oldu. Yakın arkadaşlarımdan ya da arkadaşlarımın arkadaşlarından. Bazen müzisyen olduğumuzu ve kutsal bir şeyle iç içe olduğumuzu unutuyoruz. Gözlerimize perde iniyor ve enstrümanımıza gösterilmesi gereken önemi göstermiyoruz. Dikkat etmiyoruz ve enstrümana zarar gelmesine müsaade ediyoruz. Bazı müzisyenler enstrümanlarını çaldıkları sahnede bırakıyor, bir kenara atıyor ve dönüp bakmıyor. Bunun bir başka acınası versiyonu da ödünç alınan ekipmanlara aynı şekilde davranılması oluyor. Akıl kayması ve yapılan işin kutsallığının unutulmasından kaynaklanıyor.

Müziğe 2004 yılında başladım ve ailemin, hevesimi görüp bana bir klasik gitar hediye etmesi tüm dünyamı değiştirdi. Onlara minnet duyduğum milyonlarca şeylerden sadece bir tanesi bu.

Ve Yolculuk Başlar

 

İlk gitarım 2002 yapımı Campbell marka klasik gitardı. Başlangıç için çok uygun bir gitardı ama yıllar geçtikçe ve müziği anlamaya başladıkça ne kadar derin bir soundu olduğunu gördüm. Belki de çok fazla vakit geçirdiğim için aramızda bir bağ oluştu. İlk akorlar, ilk zorlanmalar, vazgeçişler, azimle çalışmalar, küçük zaferler. Derler ya ilkler unutulmaz diye, tam olarak bu. Bu gitarımı yıllar sonra perdesize çevirdim ve derin yoluma zorluklar katarak devam ediyorum.

İkinci gitarım; klasik gitarımla biraz yol aldıktan sonra ve bir grupta çalma hevesiyle iştahla geçmek istediğim ilk elektro gitarım olan Cort x2 oldu. İlk elektro gitarlar genelde Cort olurdu o dönemde:) Hem bütçeyle alakalı hem de Sakarya’da çok fazla gitar seçeneği yoktu açıkçası. 2005 yılında kırmızı Cort X2 ile bambaşka bir patika açıldı önümde ve müziğe olan hayranlığım bir kat daha arttı. Gitar kursunda tanıştığım bir arkadaşım ”Grup kuruyoruz, sen de ikinci gitara gelsene.” dedikten sonra dünyam tamamen değişti. (Dozaj grubu ile yaklaşık 5 yıl aktif müzik yaptım.)

Üçüncü gitarım ise ilk defa Yavuz Çetin’de gördüğüm ve her zaman hayalini kurduğum Fender Sunburst Stratocaster oldu. Benim için hayalden de öte bir şeydi. 2006 yılında, 2005 yapımı Fender Maple Standard Sunburst Stratocaster’ı İstanbul Tünel’den aldım. Bu da ailemin bana sunduğu sonsuz desteğin çok önemli bir parçasıydı. İlk çaldığım andan itibaren beynimden vuruldum ve klasik Fender tonları vazgeçilmezim oldu. Özellikle sap manyetiğiyle istediğim soundu her zaman yakaladım. Bu gitarımla 14 yıl sayısız konser çaldım. Sayısız demolar kaydettim. En son 22” albüm kayıtlarını bu gitarla çaldım. 14 yıllık maceraya 1 albüm kaydı az ama bu gitarımın imzasının bulunduğu kalıcı bir şey kaldı elimde. Bu gitarın hakkını veremediğimi her zaman düşündüm.

Tecrübe

 

Yıllar geçtikçe Fender’in Rosewood klavyeleri daha da çekici hâl almaya başladı benim için ve değiştirmeye karar verdim. 14 yıllık yol arkadaşımı da Sakarya’dan çok sevdiğim gitarist abim Erdem Dülger’e emanet etmek içimi çok rahatlattı. Artık istediğim zaman gidip çalabilirim:) Rosewood klavyeli Fender Strat araştırırken Ankara’da

1 tane beyaz Rosewood buldum ve yollara düştüm. Yılların müzisyeni Yaşar abiyle o zaman tanıştık. Ankara’da müzik yapmadığı yer kalmamış. Çok babacan bir adam.  Sağ olsun beni tren garından aldı ve gitarı denemek için arkadaşının müzik dükkanına gittik. Gitarı orada amfiye girdim, potansı açtım ve duyduğum sound beni benden aldı. Fender’ler standardın üzerinde gitarlar olmuştur her zaman ama soundlar arasında farklar vardır doğal olarak. Herkesin kulağına uygun soundu, iyi tuşeli bir klavyeyi ve iyi ağacı olan bir gövdeyi bulması farklılık gösterebilir. İşte o zaman 4. gitarım hayatıma dahil oldu. İnanılmaz keyifle çaldığım ve dışarıdayken bile eve gidip çalma isteği uyandıran bir gitarım oldu. Maceramız çok uzun zaman devam edecektir diye düşünüyorum.

Umarım herkes isteğine, hayaline, kulağına uygun bir gitarla bir araya gelir. İşte o an kişi enstrümanıyla büyük bir bağ kurar.

Müzikal yolculuğumuz hiçbir zaman bitmeyecek. Müziği güzel kılan etkenlerden biri de bu.

Dede Efendi’nin sözüyle bitirmek isterim.

”Müzik öyle bir denizdir ki, ben paçaları sıvadım hâlâ içine giremedim.”

Müzik ve sağlıkla kalın.

Gökhan Erol

Gökhan Erol

Yazar Gökhan Erol

Daha fazla yazı Gökhan Erol

Bir Cevap Yazın